En son ki yazımda Daron Acemoğlu ve James Robinson’a ait ‘Dar Koridor / Devletler, Toplumlar ve Özgürlüğün Geleceği’ adlı kitapla ilgili bilgiler vermiştim. Özetle, yazarlar bu kitapta neyi anlatmayı amaçlıyor diye sorarsak kendi cümleleri ile bu soruya şu şekilde bir cevap verebiliriz;

          ‘Bu kitaptaki iddiamız, özgürlüğün oluşması ve yeşermesi için hem devletin hem de toplumun güçlü olması gerektiğidir. Şiddeti engelleyecek, yasaları uygulayacak ve insanların kendi tercihlerini yapıp hayata geçirmeleri için hayati öneme sahip kamu hizmetlerini sunacak güçlü bir devlete ihtiyaç vardır. Devleti denetlemek ve sınırlandırmak içinse güçlü ve hareketli bir topluma…’

   Kitap haylice kapsamlı ve teferruatlı. Yukarıdaki açıklama çerçevesinde yazarlar birçok farklı zamandan ve coğrafyadan örneklerle konuyu irdeliyorlar. Ben de bu yazı dizisinde okuduğum bölümlerden kesitlerle düşüncelerimi paylaşacağım. Bazen de gerçek hayattan örneklerle konuyu tartışmaya çalışacağım.

   ‘Aslında bu, Aynanın İçinden: Alice Harikalar Diyarında romanında Lewis Carroll’un tasvir ettiği, Kızıl Kraliçe’nin durumundan farklı değildir. Romanda Alice Kızıl Kraliçe ile tanışır ve bir yarışa girerler. ‘Alice daha sonra düşündüğünde nasıl başladıklarını anlayamayacaktı’ Fakat ikisi de bütün güçleri ile koştukları halde etraflarındaki ağaçlar ve diğer nesneler sabit kalıyordu. Ne kadar hızlanırlarsa hızlansınlar arkada bıraktıkları bir şey yoktu. Nihayet Kızıl Kraliçe durmalarını söylediğinde: Alice etrafa şaşkınlıkla baktı. ‘Bütün bu süre boyunca aynı ağacın altında olduğumuza nasıl inanayım! Her şey aynı!   ‘Tabii ki öyle’ dedi Kızıl Kraliçe. ‘Ne bekliyordun ki?’ Alice, hala nefes nefese, ‘Çünkü bizim ülkemizde, bizim yaptığımız gibi uzun süre koşarsan genellikle başka bir yere ulaşırsın’ dedi. ‘Yavaş bir ülke!’ dedi Kraliçe. ‘Gördüğün gibi burada ancak bütün gücünle koşarsan olduğun yerde kalabilirsin.’

   Kızıl Kraliçe etkisi, sadece mevcut konumunuzu korumak için bile sürekli koşmanız gereken bir duruma işaret eder. Tıpkı kendi aralarındaki dengeyi korumak için hızla koşan devlet ve toplum gibi.

   Buradaki önemli olan nokta devlet ve toplum arasındaki dengenin sağlanma çabasıdır. Bu çaba ise bir önceki yazımda değindiğim ‘Leviathan’ kavramıyla ilişkili olarak anlatılıyor kitapta. ‘Leviathan’ devleti temsil eden mitolojik bir deniz canavarı yani bir metafor. Eğer devletin gücü ve toplumun gücü birbirlerini dengeleyebiliyorsa burada prangalanmış bir Leviathan ortaya çıkıyor. İkisinden birisinin dengeyi bozduğu durumda ise ideal olandan uzaklaşılıp devletin çok daha güçlü olduğu Despotik Leviathan ortaya çıkıyor Çin örneğindeki gibi. Toplumun çok güçlü olup devletin zayıf olması durumunda ise Namevcut Leviathan’dan bahsetmemiz gerekiyor Lübnan gibi. Devletin gücü ve toplumun bunu denetleme ve dengeleme kapasitesi arasında bir denge oluştuğunda ise ortaya yukarıda değindiğimiz üzere Prangalanmış Leviathan dediğimiz ABD’de ve Birleşik Krallıkta olan bir yapı ortaya çıkıyor.

   Prangalanmış Leviathan’ı oluşturabilmek ve sürdürebilmek için ciddi bir mücadele gerekiyor. Kızıl Kraliçe etkisinde olduğu gibi devlet ve toplumun sürekli hareket etmesi ve hep aynı yerlerinde kalması gerekiyor. Birbirlerini sürekli geliştirmeleri ancak her zaman dengede olmaları birisinin diğerini geçmemesi gerekiyor. Bu süreç ise kitabın da ismini alan ‘Dar Koridor’da gerçekleşebiliyor.

   ‘Kızıl Kraliçe etkisinin harekete geçtiği ve devlet ile toplum arasındaki mücadelenin ikisinin de güçlenmesine neden olduğu ve mucizevi bir şekilde aralarındaki dengeyi koruyabildikleri alan tam olarak bu koridordur.’

   Buradan hareketle bu kavramsal yapı etrafında Suriye’de yaşanan iç savaş sürecini değerlendirmek istiyorum. Suriye’de Mart 2011’de başlayan halk protestoları rejimin sert güç kullanımıyla birlikte 2012 yılından itibaren iç savaşa dönüştü. Aradan geçen on yıllık süreçte ise yüzbinlerce sivil hayatını kaybetti. Milyonlarca insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Protestoların başlama sebebi açıktı. Devlet ve toplum dengesinin devlet lehine ciddi anlamda bozulmuş bir Suriye vardı. Despotik Leviathan altında yönetilen Suriyeliler yaşadıkları sosyo-ekonomik sorunlar neticesinde bu duruma başkaldırmaya başladılar. Geniş halk kitlerinin katıldığı eylemlere ise yönetimin tepkisi çok sert oldu. Hatta öyle ki kitlesel katliamlar yaşanmaya başladı. Bu süreç içerisinde güçlenen ve silahlanan muhalifler ise yönetimle çatışmaya başladı bu da iç savaşın başladığı anlamına geliyordu. İç savaşın yaşandığı durumlarda ise bir Leviathandan bahsetmek mümkün değil. Namevcut Leviathan dönemine giren Suriye’de birçok insan hayatına kaybeder ve ülkesini terk etmek zorunda kalır. 2015 yılından itibaren ise uluslararası aktörlerin de devreye girmesiyle ülkedeki durum Suriye rejimi lehine değişir. Günümüze gelirsek çok büyük oranda muhalif yapıların bitirildiği ve Despotik Leviathanın güçlendiği bir Suriye mevcut.

   Yukarıda özetlemeye çalıştığım kitapta okuduğum 3 farklı Leviathan modelinden sonra bunu Suriye İç Savaşı ile yorumlamak istedim. Gerçekten de Suriye’de yaşananlar Leviathanın değişen versiyonlarını bize gösteriyor. Son olarak ise acaba Despotik Leviathan’a isyan edip sonucunda ortaya çıkan Namevcut Leviathan’dan ve sonraki süreçlerden hakkında Suriyeliler ne düşünüyor. Ehven-i Şer (kötünün iyisi) anlamında bakarsak Namevcut Leviathana göre Despotik Leviathan en azından insanların yaşaması bağlamında daha iyidir diyebilir miyiz? Bu da farklı bir tartışma konusu olarak aklımızın bir köşesinde durabilir.                                                                                  

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir