Dünya birçok katliama ve insanlık trajedisine şahitlik etmiştir. İnsan aklının alamayacağı sebeplerden ötürü suçsuz ve günahsız insanlar ölmüş ya da sakat kalmışlar. Bu bazen bir dünya savaşıyla olmuş ya da belirli bir bölgede yapılan soykırımlarla. Özellikle sanayi devrimi öncesinde yani teknolojinin, iletişimin, ulaşımın gelişmemiş olduğu dönemlerde böyle insanlık ayıpları daha kolay olabiliyordu maalesef. Birde yakın tarihimizde yaşananlar var ki bunları anlamak gerçekten zor. İzledikçe, okudukça, araştırdıkça böyle bir şey nasıl olmuş diye soruyorsunuz. Yaşanan bütün vahşet dünyanın gözü önünde gerçekleşmiş. Hatta daha da kötüsü bu katliamlara seyirci kalarak sebebiyet veren uluslararası aktörlerin varlığı. İsteselerdi belki de böyle bir kıyım yaşanmayacaktı ya da bu kadar ağır bedeli olmayacaktı. Yukarıda anlatmaya çalıştığım aslında birçok soykırım veya katliam için söylenebilir. Bosna savaşı sırasında yaşanan Srebrenitsa soykırımı da bunun en acı örneklerinden birisidir. Yıl 1992. Yani çok yakın bir tarih. Yugoslavya’nın dağılması ile birlikte Bosna çok sıkıntılı günler geçirmektedir. Savaşı ve katliamı kafalarına koyan Sırplar çok önceden silahlanmaya başlamışlardır. Saraybosna’yı kuşatarak başlarlar. Saraybosna kuşatması ki modern savaş tarihinin gördüğü en uzun başkent kuşatmasıdır. Hâlbuki BM tarafından tanınan meşruiyeti olan bir başkenttir Saraybosna. Ayrıca yine BM tarafından ‘güvenli bölge’ olarak ilan edilmiştir. İşte böyle bir yer üç buçuk yıl boyunca günde ortalama 300 bomba atılarak ele geçirilmeye çalışılmıştır. Saraybosna dört bir yandan kuşatılmış haldedir, koca bir açık hapishane gibi. Her gün onlarca insan bombalardan ya da Sırp keskin nişancıları tarafından vurularak hayatını kaybediyordu. Sonuç olarak Saraybosna düşmedi ama ağır yaralandı. Sırplar aldıkları bu yenilgi üzerine gözlerini Srebrenitsa ’ya dikmişlerdi. Orası da BM’nin güvenli bölge ilan ettiği bir yerdi. BM’ye bağlı Hollandalı komutan Sırplar tarafından esir alınan 30 BM askeri karşılığında koca bir şehri Sırplara teslim etti. O kadar insanın öldürüleceğini bile bile. Ve tarihin gördüğü en büyük ve en adi katliamlardan biri Temmuz 1995’te gerçekleştirilir Sırplar tarafından. Bosna savaşı ve yaşananları ile alakalı birçok yazı okunabilir, belgesel seyredilebilir. The Whistleblower (Muhbir) adlı bir film de bu konuda izlenebilir. Film savaş sonrasında Bosna’da yaşanan kadın ticaretini, bunun peşine düşen bir BM görevlisinin aslında bu ticaretin bütün BM görevlileri içinde döndüğünü anlamasıyla giriştiği mücadeleyi anlatıyor.
Normalde en son izlediğim film üzerinden Ruanda soykırımını anlatacaktım. Ama iş soykırım ile alakalı konuşmaya geldiğinde, Bosna’yı es geçmek kolay değil. Filmin adı: ‘Hotel Rwanda’ (Otel Ruanda) 1994’te Ruanda’da yaşanan soykırımı anlatıyor. Bir Hutu olan Paul Rusesabagina, Hôtel des Mille Collines’in müdürüdür ve Tutsi bir kadınla evlidir. Paul ülkesindeki insanların Hutu ve Tutsi olarak ayrılmasını mantıklı bulmamaktadır. Ülkedeki artan gerilime rağmen barış anlaşmasına ümitli yaklaşmaktadır. Ama bir Hutu olan devlet başkanının uçağının düşürülmesinden sonra gerilim üst düzeye çıkar ve Tutsiler üzerinde katliam başlar. Paul ve ailesinin yaşadıkları döneme gerçekçi bir bakış açısı getiriyor.
Ruanda komşuları Uganda, Kenya, Tanzanya ve Kongo olan bir Afrika ülkesi. Ruanda nüfusunun %90’ı Hutu, %9’u Tutsi, %1’i ise Prigme’dir. Bu ayrım ise Belçikalılar tarafından yapılmıştır. Çok mantıksız bir şekilde uzun boylu ve güzel olanları Tutsi olarak sınıflandırmışlardır. 1890’lardan 1950’lere kadar Tutsiler Belçikalılar tarafından desteklenir ve Hutular ciddi anlamda ekonomik ve siyasal hayattan soyutlanırlar. Her alanda ezilirler ve zulme uğrarlar. Belçikalıların izlediği siyasetten ötürü iki kesim tabiri caizse birbirlerine kan davalı olmuşlardır. 1950’lerden itibaren ise Belçikaların siyaseti tam tersine dönmüştür. Artık Hutuları desteklemektedirler. Tabi bu da yıllardır nefret ve öfke biriktiren Hutuların, Tutsilere saldırması olarak sonuçlanır. Yüzlerce insan ölür, bir o kadarı da komşu ülkelere kaçmak zorunda kalır. 1990’lara gelindiğinde hükümete Hutular vardır. Tutsiler ise diğer ülkelerde örgütlenirler ve Ruanda Yurtseverler Birliği’ni (RYB) kurarlar. Ardından hükümete karşı silahlı mücadeleye girişirler. 1992’de ise isyancılar ile hükümet arasında barış anlaşması imzalanır. Herkes barışın geldiğini düşünürken Hutu olan devlet başkanın uçağı düşer ve anlaşmayı bozmak için aranan sebep bulunmuş olur. İnterahamwe adında yarı militer olan aşırı milliyetçi Hutular, Tutsilere saldırmaya başlar. Ülkede ekonomik durum iyi olmadığı için silah alınamaz katliamda Çin’den çok ucuza sipariş edilen satır ve palalar kullanılır. Katliam başladıktan sonra hükümet tarafından olaylara bir müdahale gelmez, çok zor durumda olan Tutsiler çare olarak BM’yi görürler. Görürler görmesine de, BM de 10 askerin ölümünü bahane ederek ülkedeki 2400 olan asker sayısını 240’a düşürür. Tutsilerin öldürülmesine BM’de engel olmaz ve RYB yeniden silahlanıp Hutu bölgelerini ele geçirmeye başlar. Tam bu noktada Fransa devreye girer. Binlerce insan öldükten sonra katliamın farkına varan Fransa hükümete yardım etmeye başlar. Hükümet Hutulardadır. Yani soykırım Fransızların korumasında devam eder. Sonuç olarak 100 günün sonunda 1 milyona yakın insan hayatını kaybeder.
Hutular ve Tutsiler aynı ülkede yaşayan ama Belçikalılar tarafından yapay bir ırk oluşturularak bölünen insanlar. Gerçekten de çok acı. İnanılması güç bir vahşet. Hiç acımadan çocuklar kadınlar öldürülüyor. Olayı önlemeyen hatta destekleyen BM’ye bağlı askerler… Bu katliamın maşası olan yerli insanlar… Sonuç yaşamanın ne olduğunu bile anlayamadan ölen insanlar ya da hayatının geriye kalanını sakat yaşamak zorunda olanlar…
Not: Ayrıntılı bilgi için okuyabilirsiniz. http://onedio.com/haber/su-anda-bile-bir-cogumuzun-bilmedigi-insanlik-ayibimiz-14-maddeyle-ruanda-soykirimi-615597

No responses yet