Müfettiş görevi gereği durmadan seyahat eder, ülke coğrafyasını ve insanlarını tanır. Sır saklamak, ketum olmak zorunda olduğu için, duygularını düşüncelerini paylaşmaz. Yalnızdır… İyi bir gözlemcidir… Türkçeye hâkim olmak, düşüncelerini akıcı bir Türkçe ile doğru bir şekilde ifade etmek durumundadır. Ve müfettiş zamanın büyük bölümünde yazar. Yazdıklarını düzeltir. Yine yazar… Ta ki meramını dosdoğru anlatana kadar….

Giriş

PTT, Türk Telekom ve Orman Genel Müdürlüğü Teftiş Kurullarında ‘Müfettiş Yardımcısı’, ‘Müfettiş’ ve ‘Başmüfettiş’ olarak 36 yıl görev yapan 81 ilin 80’ine giden, bir dönem de kamuda görev yapan denetim elemanlarının çatı örgütü olan DENETDE Genel Başkanlığını yürüten Fazlı Köksal üstat, anılarını ‘Teftiş Yalnızlığı’ adıyla kaleme aldı. Teftiş Yalnızlığı iki ciltten oluşmakta. Birinci ciltte Fazlı Köksal üstat kendisini müfettiş olmaya yönelten etkenleri aktarmakta sonrasında PTT müfettiş yardımcısı olarak göreve başladığı 1982 yılından 1999 yılının başına kadar geçen dönemde başından geçenleri anlatmakta. İkinci ciltte ise kamu müfettişlerinin çatı örgütü DENETDE’de YK üyesi ve başkan olarak görev yaptığı dönemdeki gözlemlerini, Türk Telekom’un özelleştirme sürecini ve Orman Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’nda geçen günlerini okuyucularına aktarmakta.

Fazlı üstadın Teftiş Yalnızlığı kitabı tesadüfen karşıma çıktı. Sonrasında her iki cildi de temin edip okumaya başladım. Fazlı üstat hem mesleki tecrübelerini, işe ve hayata dair fikirlerini hem de o dönemlerde hissettiği duyguları gayet akıcı bir üslupla kaleme almış. Çok keyifle okuduğumu söyleyebilirim. Bu nedenden ötürü de böyle bir tanıtım yazısı yazmaya karar verdim. Eminim benim gibi birçok müfettiş meslektaşım da Teftiş Yalnızlığını keyifle okuyacaktır. Kitabın ana başlıkları aşağıdaki gibi:

  • Müfettişliğe Giden Yol
  • Müfettişliğin En Çileli Dönemi: Müfettiş Yardımcılığı
  • PTT Müfettişi
  • Türk Telekom Günleri

Bu bölümden itibaren kitapta not ettiğim kendimce önemli ve çarpıcı noktaları paylaşacağım. Son olarak belirtmek isterim ki Fazlı üstat ile LinkedIn üzerinden iletişime geçip kitabıyla alakalı bir yazı yazmak istediğimi ifade etmiştim. Kendisi de sağ olsun kabul etti ve kitabını; okunması, deneyimlerinin meslektaşlarına ve diğer insanlara faydalı olması için yazdığını ifade etti. Umarım benim kitap tanıtım yazım da bu anlamda yararlı olur…

Teftiş Yalnızlığı Cilt I – Çeşitli Notlar

PTT müfettişlerinin çok sık tekrarladığı bir cümle vardır: ‘Sayım teftişin yarısıdır.’ Bu sözün doğru olduğunu müfettişlik hayatım boyunca gözlemledim. Sayımlar o merkezde işlerin nasıl yürütüldüğünün aynasıydı. Muhasebe kayıtları düzgüni gişe ve kasalar tam ise işler de genelde düzgün oluyordu. Tabii ki sayımın dikkatli ve özenli yapılması kaydıyla…


Eskilerin bir lafı var. Doğrudur da; müfettişin yenisinden, memurun eskisinden korkacaksın. Şimdi geçmişe dönüp baktığımda, müfettiş yardımcılığımda ve müfettişliğimin ilk yıllarında keskin bıçak gibiydim. Biraz katı bir üstadın yanında yetişmekten, biraz da empati yapamamam nedeniyle, mevzuatı çok katı uygulamış, tabi caizse hata bulma makinası gibi çalışmıştım.


  • Akdi vakat, Nakdi vakat / Ziyarat, İade-i ziyarat / Vakit kalırsa teftişat ve tahkikat.

Akdi Vakat; belge düzenleme zamanıdır. Teftiş Kuruluna geldim telgrafı çekilmesi, Başmüdürlükten kasa mevcudunun ve makbuz bilgilerinin sorulması, çalışma cetveli düzenlenmesi vb. Nakdi Vakat: Para zamanı… Maaşın ve harcırahın çekle çekilmesi, taksitlerin yatırılması. Ziyarat: Ziyaretler. Müfettişin teftişe başlayınca, teftişe geldiği ildeki mülki amir başta olmak üzere, o yerin bürokratlarını ve diğer kurumlarda teftişte olan müfettişleri ziyaret etmesi bir gelenektir. Tabii bu ziyaretleri iade-i ziyaretler takip ederdi. Kalan zamanda da yoğun bir çalışma ile teftiş bitirilir.


Teftiş programlarının Teftiş Kurulu Başkanlarının en büyük silahı olduğunu kısa bir süre sonra anlayacaktım. Az veya çok, her teftiş kurulu başkanı bu silahı kullanırdı. Teftiş programı bazen cezalandırmak, bazen ödüllendirmek için kullanılırdı. Çalışmaya, başarıya, hataya göre bir ödüllendirme ve cezalandırma aracı olsaydı aslında kimsenin pek itirazı olmazdı. İyi ve kötü programlar genellikle başkana veya programı yapanlara yakınlığa göre belirlenirdi. İyi program alabilmek için, her fırsatta başkana saygılar sunan, başkana tavlada, satrançta yenilen, eşini başkanın evine temizlikte yardımcı olması için gönderen müfettişler duymuştuk. Bazı müfettişlerin hanımları da başkanın eşi ile yakınlık kurarak eşinin iyi program almalarına yardımcı olmaya çalıştıklarını duyardık. Ayrıca başkanlarla çeşitli yönlerden yakınlık kurarak etkilemeye çalışılırdı. Bazıları hemşerilik, bazıları etnik yakınlık, bazıları siyasi görüş gibi çeşitli ortak yönleri kullanarak, bu yakınlıkları iyi programa tahvil etmeye çalışırlardı.


Denizli’nin Çal kazasında mal müdürlüğünü teftişe gelen bir maliye müfettişi, işleri çok düzenli olan mal müdürünün bir hatasını bulamayınca, zar-zor bulduğu bir kuruşluk bir ödenek aşımını raporunda eleştirir. Teftiş biter, müfettiş görev yerine döner. Görevinde titiz olan mal müdürü bu gereksiz eleştiriyi kendisine hakaret olarak algılar. Birkaç gün sonra müfettişe bir zarf gelir. Zarfı açar, zarftan bir tane bir kuruş ile bir kağıda yazılmış not çıkar. Müfettiş merakla notu okumaya başlar:

Burası Kaza-yı Çal
Ben Müdür-ü Mal
Gönderiyorum bir kuruşu
Al başına çal

Müfettiş o günden emekli olana kadar o bir kuruşu yanından hiç ayırmamış ve beraber çalıştığı her müfettişe o bir kuruşu göstererek başından geçen olayı anlatır ve ilave edermiş: “Attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değmeli.” Bu hikâyeyi de Yusuf Üstat’tan aldığım bir ders olarak hatıra defterime yazmışım.


Hekimhan teftişi sonrası sıra Arguvan PTT Merkezinin teftişindeydi. Her ikisi de Malatya’nın ilçesi olmasına rağmen toplu taşıma vasıtalarıyla Hekimhan’dan Arguvan’a gitmek çok zordu. Ayrıca bir posta çuvalı mevzuatı postaya versem elime geçmesi 3-4 günü bulurdu. O da teftişi aksatırdı. İndi bindisi, yol yorgunluğu da cabası. O nedenle Malatya PTT Bakım Merkezi Müdürü Nevzat Günay Beyi arayarak bir araç istedim. 12 Ağustos 1983 günü valizimi, daktilomu, evrak çantamı ve bir çuval dolusu mevzuatı araca yükleyerek hareket ettik. Konuşkan, PTT’ye sevdalı bir şoför rast gelmişti şansıma…


PTT Müdürlüğünün rapor cevaplarını vermesini beklerken, o tarihte Teftiş Kurulu Başkan Yardımcılığına bakan Necdet Ürün Bey telefonla arayarak: “Fazlıcığım, şimdi bir şifre tel çekiyoruz, Yozgat teftişinde bulunan Başmüfettiş Nurettin Evci’nin programı aksayacak gibiy­miş, o nedenle ona katılacaksın. Yozgat hem Ankara’ya hem Kayseri’ye yakın. Misafirhanesi de var.” İlk müstakil programımı zamanında bitirmek ve hiç akrabamız olmayan Ankara’da tek başına çalışan eşime kavuşmak için gece gündüz çalışmıştım. Benimle beraber müstakil teftişe çıkanlardan programı sadece ben zamanında bitirmiştim. Gece gündüz çalışmanın ödülü programda olmayan program mı olmalıydı? Üstelik beraber çalışacağım üstat ilginç bir kişilikti.


  • Kitaplığınızda Kaç Kitap Var Üstat?

Teftiş bitti, iş raporu yazmaya kaldı. Ferruh Bey “Sen bulduğun hataları maddeleştir, ben kontrol edeyim ondan sonra daktilo ederiz.” dedi. Ben ilk olarak on civarında madde yazarak Ferruh Bey’e verdim. Baktım Ferruh Bey yazdığım maddelerin üstünü çizip altına üstüne ilaveler yapıyor. Onları aldım, nereleri düzeltmiş diye göz attım. Düzelteyim derken bazılarında anlam değişikliğine yol açmış. Bazen bir kelimeyi çizmiş üstüne eş anlamlısını yazmış. Lütfi Bey de böyle düzeltmeler yapardı. Ama onunkisi aşırı öz Türkçeci olmasından kaynaklanan bir tavırdı. Mesela “cevap”ı çizer “yanıt”, “misal”i siler “örnek” yapardı. Bu kendi içinde tutarlı bir tavırdı. Ama Ferruh Bey’in düzeltmeleri bir dil duyarlığından kaynaklanmıyor. Bazen öz Türkçesini silip Arapçasını, bazen Arapçasını silip Türkçesini yazıyor. Tamamen üzerimde hâkimiyet kurma isteğiyle davranıyor. “Ben üstadım, sen bana tabisin.” mesajı vermek istiyor. Amenna… Ona da eyvallah. Daha fazla sinirlerimin bozulmaması için, üstadın daha önceki raporlarını aldım. Tespit ettiğim hataların bazılarını onun daha önceki raporunda buluyor, tarih ve rakamlarını değiştirerek aynı cümleleri yazıyordum. Bu şekilde yazdığım 7-8 maddeyi daha kontrol etmesi için ona verdim. Bu kez daha önce kendi yazdığı maddeleri düzeltti. İstisnasız hepsinde kendi kafasında göre düzeltmeler yaptı. Bana gün doğmuştu. “Üstat bu maddeleri olduğu gibi sizin eski raporlarınızdan aldım. Sadece tarihler ve rakamlar değişik deyince “Fazlıcığım öyle de olur, böyle de, böylesi bana daha güzel geldi.” diyerek yumuşadı. Bu kez ben acımasızlaştım, daha önce düzelttiği maddeleri anlam kaymalarını vurgulayarak yüksek sesle okudum. “Anlatmak istediğimiz bu mu Üstat?” diye sordum. Çok bozulmuştu. O ne cevap vereceğini düşünürken ben öldürücü darbeyi vurdum. Daha önceki bir konuşmasında PTT’nin yayımladıkları dışında hiç kitap okumadığını söylemişti. “Kitaplığınızda kaç kitap var üstat?” diye sordum. Nereye gitmek istediğimi anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama sorumu “Kitaplığım yok.” diyerek dürüstçe cevapladı. “Benim kitaplığımdaki kitap sayısı 1500, Kayseri’de babamlarda kalanlar hariç” dedim. Ve ekledim “Hangimizin Türkçeye hâkimiyeti daha yüksektir sizce?” Sustu, sustu… Ya beni ezmeye çalışacağı bir patlama gerçekleşecekti… Ya da onuru yaralanmış bir üstat olmayı kabullenecekti… İkisi de tehlikeliydi. “Üstat, benim sizin deneyiminize, mevzuata hâkimiyetinize, çalışkanlığınıza saygım sonsuz. Ben de Türkçe bilgime ve yazım yeteneğime güvenirim. Bana üstünlüğünüzü kabul ettirmek için böyle gereksiz şeyler yapmanıza gerek yok. Ben bir üstat olarak size saygıda kusur etmem. Siz her durumda benim üstümsünüz.” diyerek, ezildiğini hissettiğim gururunu okşamaya çalıştım. “Fazlıcığım muavinlerin her zaman hata yapacağı ön yargısına kendimi kaptırmışım. O düzeltmeler gayri ihtiyari oldu. Senin memuriyet deneyimini bir an unuttum. Kusura bakma. Sen istediğin gibi yaz.” deyince buzlar eridi…


  • Kurtuluş Savaşı Kahramanı Bir Müfettiş: İhsan Pere

İhsan PERE’nin adını zikredip onun mücadelesinden bahsetmemek olmaz: 16 Mart 1920’de İstanbul işgal edildikten sonra, Ankara İstanbul’daki olaylardan haberdar olamamaktadır. Millî Mücadelenin başarıya ulaşması için, Ankara’nın mutlaka İstanbul’dan haber alması gerekmektedir. Bu durum, Ankara’yı olduğu kadar İstanbul’da bulunan vatanseverleri de rahatsız etmektedir. Bu durumdan rahatsız olanların başında da İstanbul Telgraf Müdürü İhsan Bey gelmektedir.İhsan Bey, gizli bir hat çekilmesi hâlinde, Ankara ile muhaberenin mümkün olacağını düşünür. Bu düşüncesini Telgraf Merkezinin baş memurlarından Hilmi Bey’e açar, fikrini sorar. O da,İhsan böyle bir şey yaparsan memlekete büyük faydan dokunur; yalnız bu işi başarabilmek için hat başçavuşu Hacı Mümtaz’ın elde edilmesi gerekir” der. “Sana birbirinden emin, asılacak olsalar gık demeyecek arkadaşlar bulurum, fakat en iyisi bu memur işini Mümtaz’a bırak, o seçsin.” der. Hacı Mümtaz ve İhsan Bey uzun istişarelerden sonra, bu hattın İngiliz işgali altındaki Telgraf Müdürlüğü’nün bodrum katında kurulmasına karar verirler. Bu durumda olacağına hiç ihtimal verilmeyeceği için yakalanma riskinin az olacağı, çalışacak memurların giriş ve çıkışlarının dikkat çekmeyeceği, acil durumlarda gündüz bile kullanılabileceği gibi artılar olacağı sonucuna varırlar. Bu karar hemen uygulanır ve İngiliz askerlerinin işgali altında bulunan İstanbul Telgraf Müdürlüğü’nün bodrum katındaki karanlık, rutubetli ve odası çivilerle çakılı bir köşeye muhabere memurlarından Cevat (Besen) ile İsmet (Emekli) seçilmiştir. Bu iki memura müdüriyet kaleminden çıkılan Edip de katılır. İhsan Pere muhabere müdürlüğünde kullanılmak üzere Edip ile birlikte bir şifre miftahı (anahtarı) hazırlarlar. Bu şifre miftahını, durumu açıklayan bir mektupla birlikte, Adapazarı’na tayin edilmiş Celal isimli bir memura teslim ederek Ankara’ya gönderirler.


Hafta sonları mekânımız Yozgat’taki Çamlık Milli Parkı idi… Orada piknik yapıyor, çocuklarla oynuyor, çok güzel vakit geçiriyorduk. İki kez de Parkın içindeki restorana çömlek kebabı yaptırmıştık. Kızım Aycan o çömleklerin kırılmasını çok sevmişti… Yıllar sonra “Babacığım, hep bizden uzak olduğun için, çocukluğumdan seninle ilgili tek bir anı hatırlıyorum; Yozgat’ta yaptırdığın çömlek kebaplar ve çömlekleri çekiçle kıran garsonlar.” demişti… Zamanında “Müfettişin parası pul, karısı dul.” diyenler doğru demişler ama eksik demişler: “Çocukları ilgiden yoksul” diye devam etmeliydiler…


  • Üstat Her Zaman Haklıdır!

Grup başkanımız Şahin Güvenç Türkçe duyarlılığı çok yüksek, yazım kurallarına özen gösteren bir üstadımızdı. Muhasebe işlemleri ile ilgili olarak grupça yazdığımız bir inceleme raporu müsveddesini Şahin Üstat’a incelemesi için getirdik. Şahin Bey raporu başıyla onaylayarak okuyordu. Bir cümleyi yüksek sesle okumaya başladı: “Arkadaşlar bu cümledeki ‘ve’ yerine ‘veya’ kullansak daha iyi olmaz mı? diye sordu. Raporu ben kaleme aldığım için arkadaşlar bana bakarak sustular. Bu sefer soruyu bana yöneltti; “Ne dersin Köksal?” Bana “Köksal” diye hitap eden tek üstattı. Ben de “‘ve’”nin daha uygun olduğunu söyledim. Gerekçelerimi sıraladım. Haklı olduğuma inanırsam bazen gereksiz bir şekilde inatçı olabiliyorum. Oysa o cümlede “‘ve’” kullanmak ile “‘veya’” kullanmak arasında çok ciddi bir fark yoktu. Zaten raporu okuyacaklar da onun ayrımına varamazlardı. Şahin Bey de önerisine itiraz geldiği için, görüşünde ısrar ediyordu. Mesai saati bitmiş herkes dağılmıştı. Arkadaşlar da bir an önce eve gitmek istedikleri için sabırsızlaşmaya başladılar. Abbas kaşıyla gözüyle kısa kesmem için işaret ediyordu. O gün yarım saati aşkın bir süre iddialaşıp durduk. Çıkışta servisi kaçıran Abbas’tan iyi bir fırça yediğimi hatırlıyorum ama nasıl bir sonuca vardık hatırlamıyorum. Herhalde “Üstat her zaman haklıdır.” kuralı işlemiştir. “Üstat her zaman haklıdır.” kurallarını biraz Murphy Kanunlarını andırsa ve abartı içerse de uygulamada gerçeklik payı da yüksektir ve dokuz maddeden oluşuyordu:

Madde 1: Üstat haklıdır.

Madde 2: Üstat her zaman haklıdır.

Madde 3: Üstadın haksız olduğu durumlarda 1. ve 2. Maddeler uygulanır.

Madde 4: Üstat uyumaz, istirahat eder.

Madde 5: Üstat gecikmez, onu alıkoyarlar.

Madde 6: Üstat işyerini terk etmez, başka yere çağrıldığı için gitmek zorunda kalır.

Madde 7: Üstat iş saatinde gazete okumaz, günlük bilgileri toplar.

Madde 8: Üstat dedikodu yapmaz, sadece sohbet eder.

Madde 9: Üstatın odasına kendi fikirlerinizle girer, üstadın fikirleriyle çıkarsınız.


  • Teftiş Kurulu Başkanı Ziyaretimize Geliyor

Bir gün saat 10.00 suları kapı açıldı. Kafamı kaldırıp baktım. Karşımda Teftiş Kurulu Başkanı Serdar Ertun Bey’i görünce “Hayal mi görüyorum?” diye düşündüm. Meğer Serdar Bey teftişte olan müfettişleri ziyaret ederek, müfettişlerin sorunlarını mahallinde görmek istemiş. Göreve başladıktan bu güne kadar hiçbir teftiş kurulu başkanı teftişte bulunan tüm müfettişleri ziyaret ettiklerine tanık olmamıştım. Sayın Ertun’un bu tavrını çok takdir ettik. Bu ziyaret bizim için de bir moral oldu. Ayrıca yöneticiler üzerinde de Teftiş Kurulu Başkanlığında ne güçlü ilişkiler var.” kanaatinin oluşmasına ve müfettişe olan saygının pekişmesine katkısı vardı. Serdar Bey’e teftiş ve başmüdürlüğün sorunları hakkında bilgi verdikten sonra, küçük bir Rize turundan sonra akşam Trabzon’a yolcu ettik.

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir